Karanlıktan mı Yoksa Belirsizlikten Mi Korkuyoruz?

Fotoğraf kaynağı: http://www.pixabay.com- TESEKKURLER.

Odanızı sarımsı, huzur dolu bir renge boğan güneşin sıcacık ışıklarıyla uyanıyorsunuz. Hafif bir uyuşuklukla üzerinde yalın ayak yürüdüğünüz döşemenin soğukluğu, uykudan kalan son kırıntıları söküp atıyor gözlerinizden. Bundan dolayı irkildiniz. Hole geçerek incecik bir karartı oluşturan kalın perdeyi açıyor, bugün yapacaklarınızın planı ile dışarıda esen rüzgarın uçurduğu çöpleri izlemek arasında kalıp, bir türlü odaklanamayan zihninizin, isteklerinizi geçiştirmesini izliyorsunuz sinirle. Kızmayın… Dün gece uykulu gözlerle okuduğunuz kitabın son cümlesinde ne denilmişti: “Dingin bir şekilde anlamak ve başarmak istiyorsan, yalnızca bir şey düşün.” Sanırım siz de bunu anımsamış olmalıydınız ki yüzünüzü yıkayarak mutfağa geçiyorsunuz. Masada ne zamandan beri kaldığını hatırlayamadığınız, kurumuş bir limon parçası ve nemlenmiş bisküvileri kaldırıp çöpe atıyorsunuz. Dolaptaki kahvaltılıkları çıkarıp bitenlerin üzerine ekleme yapıyor ve çayınızı demleyerek kahvaltı masasına oturuyorsunuz. Yalnızlığınızı unutturarak size her daim eşlik eden gün ışıklarına bakıyorsunuz minnettarlıkla .” Ah o ışıklar olmasa! Bu duvarlar, beni ışığı hiç sönmeyen sokaklardan alabilir miydi?” diyorsunuz.
Sizi anlıyorum… En az, göremeyen bir insan kadar iyi biliyorsunuz ışığın kıymetini. O, sizi bu evde yalnız kalmaya ikna eden tek çıkış yolu adeta. Daralıp kalp çarpıntılarınızı sakin olmaya ikna edemediğiniz vakit, sığındığınız yaşam tüpü gibi… Ah! Tamam lütfen… Kahvaltınıza devam ediniz. Size teselli vermek yerine akşamları hatırlattım kendimi tutamayarak.

Continue reading →

Tasarlanmış Bebeklerden Tasarlanmış Toplumlara Uzanabilir miyiz?

Varlığımızı ve benliğimizi keşfettiğimiz demden beri, nasırlaşmış ayaklarımızla hiç duraksamadan yaptığımız yolculuk, ikiye ayrıldı. Bu yollardan birinde aş arayıp bedenimizi yaşatmaya çalışırken; diğerinde kendimize doğru yürüdük. Bu, bir aynadan sonsuz uzaklıktaki gerçek ve görüntünün birbirine doğru yaklaşması gibiydi. Aynaya doğru attığımız her adımla tenimizden akıl mağarasına, düşünce kıyafeti giyerek dalan parmaklarımızın bize hissettirdikleriyle ürperdik. Karanlıkla aydınlığın başladığı o mağaranın giriş kapılarını aradık yıllarca. Koca bir cüsse ve unvanla girilemeyen o yer, evrenin sultanı olmadığımızı gördüğümüz vakit kapılarını bize açtı belki de. Ne denli küçük olduğumuzu, ne kadar çok çalışmamız gerektiğini görüşümüz, bizi küçülterek mikro aleme aldı. Keşfettiklerimizden birer fener yaparak damarlarda ve nöronlarda dolaşmaya başladık. Giderek küçülen merdivenlerden yıllarca indik derinlere. Bize can veren hücrelerin duvarlarına, yaradılışın resmettiği yazıları gördük sonra. Ve nihayet DNA’ ya ulaştığımızda yıl 1953 idi. Tam 66 yıl önce… Tanrım! zihin içinde zihin olan bir yapıydı adeta! Onu anlamlı, bugünkü kabul gören haliyle James Watson ve Francis Crick keşfetti. Ah! Acaba bir Tanrı’nın bir de birkaç kişinin bildiği o evrensel koca sırla uyumak nasıl bir duyguydu Francis!

Continue reading →

Okul Dolaplarında Çürüyenler.

Fotoğraf Kaynağı: http://www.pixabay.com- TESEKKURLER.

İçinde, hayal dünyalarını sonsuzluğa taşıyacak tohumları barındıran, minik bedenlerin ayak parmakları üzerinde yükselerek burnunu camlarına heyecanla dayadıkları hazinelerdir deney malzemeleriyle dolu okul dolapları. Özellikle de sınıf nöbetleri esnasında sınıfı basan derin sessizlikle daha çok göze çarparlar. İçlerinde neler yoktur ki : saatler teraziler cam prizmalar dinamometreler, metal toplar… Bazıları o kadar karmaşık ve gizemli görünür ki onu izleyen gözler ve zihinlerde, kendisine dair çok soru ve iz bırakır. Öyle ki öğretmen, ders esnasında o dolaba her yöneldiğinde mutlaka heyecanlanan kalpler, pembeleşen yanaklar olur. Ama bu heyecan uzun sürmez. Çünkü öğretmen, ya üstünü düzeltmek ya da camdaki ifadesini izlemek için dönmüştür oraya.

DEVAMINI OKU

Düşünce Dünyamızdaki Eylemsizlik Prensibi.

Evrenin başlangıcından önce ne olduğunu bilmiyoruz. Ama ; hiç şüphesiz ki anlamlı olaylar zinciri yaratan bir bilinç vardı. Bu saf bilinç, var edilenlerle mi gelişti bilinmez. Ama biliyoruz ki onun karanlık perdenin ardından sunduğu, hiç yorulmadan görevini yapan bir şey var : Fizik kuralları. Onlar, yeni doğan gezegenlerin beşiğini milyonlarca yıl sallayarak anne, yaşamı her canlı üzerinde farklı örerek bir kalp atımı, sınır tanımayanları yok ederek ölüm meleği oldular. Yaşam, onun bize milyonlarca yıl söylediği şarkıları anlamaya başlayınca farklılaştı. Ne pahasına olursa olsun ; sınırları görmek istedik. O; bu arzumuza, ne dediğini anlamak için sonsuz bir ilham kullandığımız fısıltılarla yanıt verdi. Evet, onu sadece mantıkla değil, sonsuz bir hayal gücü ve ilhamla da anlamaya çalışmış olmalıyız. Yoksa ortaya çıkış tarihine göre hâlâ mucize olarak kabul ettiğimiz bir yığın icadı ve Newton ‘u , Einstein ‘i , Tesla ‘yı nasıl anlayabiliriz ?

Devamını oku…

Beyinlere Fabrika Kuran Bir Alan: ” Din Mühendisliği.”

Üzerine hayatınızı oturttuğunuz zaman çarkı, hızla geriye doğru dönmeye başladı.Dün gece yarım kalan şiiriniz, karşısında uyuyakaldığınız belgesel, okulda öğrendikleriniz, anılar …. Her şey çarka çarpan rüzgarla uçup gitti. Belki de karanlık çağa gidecektiniz ve ben bu satırları hiç yazamayacaktım 🙂 Neyse ki zaman çarkı bir yere takılmıştı. Hafif bir gıcırtı çıkararak duruverdi. Evet, düşüncenin doğduğu dönemdesiniz. Kalbinizdeki çarpıntılarla izlediğiniz ve ona nasıl seslendiğinizi asla bilemeyeceğimiz Güneş, bu kez yalnız doğmuyor. Doğanın binlerce yıllık doğum sancısı sona erdi. Beyninizde doğan kanlı bebek, sizinle milyonlarca yıl büyüyecek. Sizi Adem kıla onun tacı. Bir gün size soracağı şey, milyonlarca yıllık bir arayış olacak. O soru için iyi ve kötü olacaksınız belki de. O soru için binlerce kitap yazacak, binlerce ödül ve ceza vereceksiniz kendinize. Bu, inançla başlayacak.

Continue reading →